Kalkınma ve Kamu Yönetimi İlişkisi Üzerine Tarihi Bir Tecrübe


Yazı, Memur Sen 2020 Kongresinde Prof.Dr. Sencer İmer tarafından 9 Aralık 2020’de Kalkınma ve Kamu İlişkisi başlığı altında yapılan sunumdan aktarılmıştır. Ayrıca Ostim Teknik Üniversitesi’nin bu makaleyi bu çerçevede çıkaracağı bir kitapta yayınlayacağı bilinmektedir.

Kalkınma, sanayileşme olmadan; sanayileşme de kamu yönetiminin bilinçli davranması olan planlama olmadan gerçekleşemez, daha doğrusu sürekli olamaz.

Planlama dediğimiz şey çok önemli bir husustur. Planlama, hayatımızın her alanında mevcuttur. Devlette de şirketler de bunu yaparlar. Planlama dediğimiz şey, her şeyden önce bir hedefin konmasıdır. Hedef konulduktan sonra oraya gidiş yolunun tespiti, desteklenmesi ve kontrol edilmesi gerekir. Bu iş önemini hiçbir zaman kaybetmez ve kaybetmeyecektir.

Kendi tarihimizden örnek vermek istiyorum. 1923-1938 Atatürk dönemindeki ekonomiyi incelediğimiz zaman, bu süreci iki döneme ayırabiliriz: 1923-1929 arası liberal dönem, 1930-1938 arası planlı ekonomi dönem. Ama bu dönemde Türkiye’nin gayri safi milli hasılası 15 sene üst üste yüzde 8,3 artmıştır. Eğer Türkiye bu yüzde 8,3’lük gayri safi milli hasıla artışını bugüne kadar devam ettirebilmiş olsaydı, şu anda Türkiye 3 trilyon dolar milli gelire sahip olan, yani Büyük Britanya seviyesinde dünyanın altıncı ekonomisi durumunda olacaktı ama bu olmamıştır. Bunun olmamasının sebepleri çok farklıdır ama her şeyden önce gayri safi milli hasıla artışı yüzde 4,5 civarında kalmıştır.

Türkiye bugün bu erişebileceği milli gelir seviyesinin yaklaşık ¼’ünde kalmıştır. Sanayileşme hızı ise Atatürk döneminde 15 sene üst üste yüzde 10,5 artmıştır (Korum, 1982, s.63-78). Bu da çok ciddi bir sayıdır. Bu sayıları söyleyerek planlamanın ve bir iradenin ortaya konmasının ve İstiklal Savaşı’ndan çıkmış olan bir toplumuz hep birlikte ekonomik kalkınmasını tamamlayarak ancak o şekilde gerçek istiklaline sahip olabileceğinin bilincinde olmasıyla ilgili bir husustur. Demek ki burada bir bilinç, toplumsal bir bilinç gerekiyor. Bu bilinç verilmiştir ve insanlarda vardır. Bugün için bu ne kadar vardır tartışılır. Demek ki sanayileşme olmadan kalkınmanın olması mümkün değildir.

Biz sanayileşmesini tamamlamış bir ülkeyiz diyemeyeceğim ama biraz sonra vereceğim çelik sanayindeki örnek bu alanda çok önemli bir noktaya geldiğimizi ortaya koyacaktır. Demek ki istesek yapabiliyoruz. Keza savunma sanayinde de, mesela, hep övünüyoruz haklı olarak, güvenliğimizle ilgili olduğu için dış başarıları dile getiriyoruz. Burada da mesela önemli bir hamle yaptık. Demek ki hedef koymak, odaklanmak, kuvvetini bir yere teksif etmek gerekiyor. Bu çok çok önemli bir husus, başarının sağlanması için şart. Yalnız askeri başarıda değil, ekonomik başarılarda, sosyal başarılarda aynı şey geçerlidir.

Atatürk döneminde özel sektörün imkanları sınırlı olduğu için kamu sektörü ortaya çıkarak bir takım sanayi tesisleri kurulmuştur. Kamu İktisadi Teşekküllerinden bahsediyorum. Bu şekil iktisadi kuruluşlar kurulduğu zaman yerli doğal kaynaklar değerlendirilmiş, ithal ikameci bir politika güdülmüş ve başarıyla dış ticaret açığı ortadan kaldırılmıştır. Hatta dış ticaret fazla verecek hâle gelmiş ve Türk Lirası değer kazanmıştır. Vatandaşın alım gücü artmış, enflasyon çok düşük seviyelerde seyretmiştir. Bu başarılar kamunun uyguladığı akılcı planlı ekonomi politikaları sayesinde gerçekleşmiştir. Bugün için de örnek teşkil etmektedir. O dönemlerden alınacak bugün için çok dersler bulunmaktadır.

O dönem içinde yerli olan bir sanayinin milli olması için acaba, hangi özelliklere sahip olması gerektiği şu üç noktayla ortaya konmuştur (Korum, 1982, s.74). Onların ortaya koyduğu ilkeler şunlardır:

Birinci özellik o tesiste, o ekonomik birimde kullanılan tekniğin, teknolojinin en yeni teknoloji olması lazım. Yani dünyadaki en yeni teknolojiye sahip olması lazım. İkincisi maliyetler, o zamanki tabirle cihan maliyetleri, dünya maliyetleri ile mukayese edilebilir düzeyde olması lazım. Yani gümrük duvarları ile korumaya çalıştığınız zaman maliyet kavramını bir kenara atmayacaksınız. Üçüncüsü, tüketicinin korunması. Çünkü eğer siz gümrük duvarlarıyla bir üretimi destekliyorsanız, o zaman kâr bir noktada maliyetin üzerine konularak rahatlıkla belirlenebilir ve siz istediğiniz kadar kâr elde edebilirsiniz. Bunun örnekleri görülmüştür.

Türkiye’de de görülmüştür. Başka yerlerde de görülmüştür. Ama bu tüketiciyi ezmektir. Bunun olmaması gerekir. Yani ürünler tüketiciye bol ve ucuz sunulmalıdır. Yerli ve milli bir arada tekrarlanan bir slogan olmamalıdır. Yerli’nin milli olması böylece belirlenmiş oluyor. Ayrıca başka bir noktaya değinmek istiyorum. Özellikle dijitalleşmeyi ve otomasyonu, sanayi 5.0’ı öne çıkaran bir takım çerçeveler büyük bir hata yapmaktalar. Onun altını çizmek istiyorum. Bazıları sanayi olmadan sanayi ötesi toplum oluruz diye düşünüyor. Böyle bir şey pek mümkün değil. Yani sanayi olmadan sanayi ötesi toplum olamazsınız. Hele Türkiye gibi 800 bin kilometre kare yüz ölçüme sahip, 85 milyon hatta 100 milyona giden bir nüfusa sahip bir ülkenin istihdam yaratıp, refah içinde yaşayan, ilerleyen bir ülke olabilmesi için mutlaka sanayileşmesini tamamlaması gerekir. Bunu unutmamak lazım. Bazıları maalesef bu hataya düşüyorlar. Bu hataya düşenleri uyarmak için bir mühendis olarak özellikle bunu söylüyorum.

Sanayileşmenin gerçekleşmesi için üç önemli unsur vardır. Bu unsurları şöyle sıralayabiliriz: Sanayi yapabilmek için bir kere malzeme lazımdır. Malzeme olmadan sanayi olmaz. İkincisi konstrüksiyon gerekir. Üçüncüsü ise komuta sistemleridir. Komuta sistemleri ise işte sizin 5,0 dijitalleşme dediğiniz husustur. Bu komuta sisteminin bugünkü adıdır. Yalnız başına komuta sistemi ile bu işi, yani sanayileşmeyi halledemezsiniz. Bu biraz önce bahsettiğim iki unsuru ihmal etmeyiniz. Bu sosyal bilimcilerin mühendislik konusunda yeterli bilgileri olmamasından dolayı ve böyle bir dünya tecrübesini değerlendirememelerinden dolayı içine düştükleri bir hatadır. Bunun özellikle altını çizerek belirtmek istiyorum.

Şimdi örnek olarak vereceğim şey çelik sanayidir.

Çelik Sanayinin Önemi ve Türkiye Çelik Sanayinin 1980’den İtibaren Gelişimi

Çelik sanayi olmadan ne İngiltere dünya imparatorluğu olabilirdi, ne Amerika 20. yüzyılda Amerika olabilirdi,ne de bugün Çin, yeni gelmekte olan bir güç hâline gelebilirdi. Ne Almanya Almanya olabilirdi, ne Japonya Japonya olabilirdi. Bütün bu ülkelerde çelik sanayi ana sanayidir. Çünkü çelik öyle bir malzemedir ki kullanılan bütün metal malzemeleri bir araya koyduğumuzda bunun yüzde 95’i çeliktir. Binlerce çeşidi vardır ve demirin içerisindeki katkı yapan elementlerin oranlarını ve cinlerini değiştirmek suretiyle binlerce çeşit malzeme yaparsınız ve bu malzemeyi gerek altyapı, üstyapı , gerek araç ve gereç üretiminde gerekse silah üretiminde kullanırsınız. Nitekim Alman fizikçisi ve aynı zamanda ünlü siyaset bilimci ve uluslararası ilişkiler hocası olan Wilhelm Fuck ki rahmetli Erbakan orada doktora yaparken Aachen Teknik Üniversitesi’nin rektörü imiş, ulusal güç ile demir-çelik üretimi, enerji tüketimi ve nüfus arasında ilişki kuran ünlü formülünde (Pfetsch, 1994, s.156) Ulusal Güç = Nüfusun 3’üncü kökü x Çelik Üretimi x Enerji Tüketimi 1967 yılında ortaya attığında ülkeleri tarihte, kendi zamanında güç sıralamasına koymuş ve dünyada ülkeler arasındaki güç dağılımını gerçekçi olarak hesaplamayı başarmıştı.

Bugün ülkeler arasındaki güç dağılımında da bu formül gerçekçi bir güç dağılım tablosu ortaya koymaktadır. Nüfusun üçüncü kökünün alınması nüfusun etkisini azaltmak için seçilmiştir. Çünkü mutlaka nüfusu kalabalık ülkeler gelişmiş ve güçlü ülkeler olmuyor. Çelik üretimi çarpı enerji tüketimi çarpı nüfusun üçüncü kökü, bu üç ölçülebilr büyüklük belirlendiği zaman dünyada güç dağılımı ülkeler arasında gerek 19. gerek 20. Asırda ve gerekse şu anki dağılımı aynen ortaya koyabiliyorsunuz. Çok ilginç. Buna belli ilaveler yapılabilir ama şuan Fucks’un güç formülü hâlâ geçerliliğini koruyor.

Çelik sanayi hakkında bunları söyledikten sonra kendimle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum, zira biraz sonra açıklayacağım çelik sanayimizin gelişmeleri ile yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. 1960’ta Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Elektronik Bölümünde öğrenciydim. Bu alanı bıraktım, metalürji okumak üzere kazandığım devlet bursu ile Makine ve Kimya Enstitüsü Kurumu adına Berlin Teknik Üniversitesi’ne gönderildim. Türkiye’ye hizmet edebilmek için yapmak istediğim doktorama ilgili kurumca izin verilmediği için Almanya’da kaldım. 20 sene orada yaşadım, hem orada doktora yaptım, sonra aynı üniversitede hocalık yaptım, bilimsel araştırmalar yürüttüm. Alman çelik sanayisine hizmet ettim. Ama bunu söyleyeyim ki çok şanslıydım. Çünkü Almanya’nın çelik sanayisini yönlendiren hocalardan birisi olan Prof. Dr. E. E. Hofmann en son asistanıydım. Prof. Hofmann, Hitler Almanya’sı zamanında Fransa’yı işgal eden kuvvetlerin işgalinden sonra Fransız çelik sanayinin başına Almanya adına konmuş olan kişidir, aynı zamanda Alman çelik sanayinin planlanmasında rol oynamıştır. Onun bana aktardığı bilgi ve tecrübeleri, ki hocamız 1900 doğumlu idi, sanatkar bir insandı aynı zamanda, çağın bilgisayar teknolojileri ile birleştirerek geliştirdiğim simülasyon modelleri ile Alman çelik sanayine hizmet etmeye çalıştım. Birleşmiş Milletler uzmanı olarak, Berlin Teknik Üniversitesi’nden izinli olarak rahmetli Turgut Özal’ın daveti ile Türkiye’ye 1980’de gelip Devlet Planlama Teşkilatı’nda (DPT) çalışmaya başladığımda Almanya’da çelik sanayinde olan ilgililer bana çok kızdılar ve Türkiye’nin çelik üretimini arttırmasının bir anlamı olmadığını, benim Almanya çelik sanayi için çalışmaya devam etmem gerektiğini söylediler. Yani diyorlardı ki biz seni yetiştirdik, sana yatırım yaptık, sen Alman çelik sanayine hizmet etmelisin.

Türkiye’nin çelik sanayine hizmet etmene gerek yok. Görüldüğü gibi ülkeler arasında sanayileşme konusunda rekabet var. Ben oradaki tecrübeleri Türkiye’ye taşımaya çalıştım. 1980 sonrasında biz işe başladığımızda askeri dönemdi, rahmetli Özal başbakan yardımcısıydı ve bendeniz Devlet Planlama’da Birleşmiş Milletler Projesi (TOKTEN) çerçevesinde çalışmaya başladım. Sonra Almanya’ya geri döndüm, o zamanki hükümet, rahmetli Özal beni tekrar davet etti. Yine Birleşmiş Milletler (UNİDO) uzmanı olarak geldim ve hem DPT Müşaviri hem DPT müsteşarının müşaviriydim. Hem rahmetli Özal’ın ve ilgili bakanların müşaviriydim. Bu durum Özal iktidarı döneminde de devam etti ve Özal partiyi kurarken beni dahil ettiği hâlde ben partiye girmek istemedim ve çelik sanayindeki işimi sürdürmek istedim. Türkiye’nin 1980’de çelik üretimi iki buçuk milyon tondu.

Türkiye’nin nüfusu 44 milyondu. Çelik üretiminde Türkiye, Bulgaristan’ın altındaydı. Çelik üreten ülkeler sıralamasında Bulgaristan otuz üçüncü sıradaydı, biz Türkiye olarak otuz dördüncü sıradaydık. Bir çelikçi olarak ben buna çok üzülmekteydim. Türkiye’nin yeterli çeliği yapmadan da bir yere gelmesi mümkün değildi. O zamanki hükümetler bana şu görevi verdiler, rahmetli Özal en başta olmak üzere, “Türkiye’nin çelik sanayini en ileri noktaya en az kaynak harcayarak getirmek.” Bu görevi üstlendikten sonra devlete bağlı olan Karabük ve İskenderun Demir-Çelik Fabrikalarının bağlı olduğu Türkiye Demir-Çelik İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün, Ereğli Demir-Çelik Fabrikaları A.Ş.’nin, yeni devletleştirilen Asil Çelik’in Yönetim Kurulu Başkan Vekilliklerine atanarak uygulamanın içerisinde de yer aldım. Daha sonra Türkiye Demir-Çelik İşletmeleri Genel Müdürlüğü görevini de üstlendim. Bütün bu görevleri uzun bir süre yürüttüm. Uygulayıcı olarak, diğer taraftan planlayıcı olarak, aynı zamanda hükümetin ve ilgili bakanların danışmanlığı görevini de sürekli devam ettirdim. Aşağıdaki Tablo 1’de Türkiye’nin sıvı çelik üretimi 1980-2019 arasında onar yıllık periyotlarda, çelik üretim artışı yıllık hızı her bir periyot için, Türkiye’nin dünya çelik üreten ülkeler sıralamasındaki yeri, o yıllara ait nüfusu ve kişi başına düşen ham sıvı çelik üretim miktarları verilmiştir (en.wikipedia.org/list of countries by steel production-wikipedia; www.macrotrends.net/Turkey population1950-2021/MacroTrends).[H1] 

TABLO 1 : Türkiye’nin Sıvı Çelik Üretimi 1980 – 2019

  • 39 yılın (1980-2019) ortalama çelik üretim artış hızı: %7,0

Aşağıdaki Tablo 2’de 2019 yılında dünyanın ilk 21 çelik üreticisi verilmiştir (www.world steel.org 2020 World Steel in Figures).

TABLO 2  : Dünya Çelik Üreticisi ilk 21 Ülkeı 2019 yılı

  • Çin H.C. dünya çelik üretiminin 2019’da %53’ünü üretmiş.
  • Bulgaristan 1980’de 8,8 milyon nüfus, 2,5 milyon t/yıl çelik üretimi, 284 kg çelik/kişi yıl

2019’da: 7 milyon nüfus, 0,7 milyon t/yıl çelik üretimi, 100 kg çelik/kişi yıl[H1] 

Tablo 1’den görüleceği üzere 1980’de 2,5 milyon ton üreten Türkiye, 1990’da 9,4 milyon tona çıktı.Yani Türkiye’nin 10 yıl içerisinde üretim artış hızı yıllık yüzde 14,2 üretim artışı sağlandı. Dünyada o tarihte bunu yapan başka bir ülke yoktu. On sene üst üste yüzde 14,2 üretim artışı sağlandı. Çok önemli bir şey bu ve dünyada otuz dördüncü sıradan on sekizinci sıraya yükseldik. Başardık.O zaman Özal hükümetinde bakan olan bazı kişiler bizi hayalcilikle suçladılar. Çünkü onlara göre plan hayali, uydurma bir şeydi. 2000 senesinde çelik üretimi 14,3 milyon tona çıktı. Maalesef 1990-2000 yılları arasında yavaş gitmiş işler. Yüzde 4,3 civarında bir artış olmuş. Görüldüğü gibi çelik üretim artış hızı düşmüş. 2000-2010 arası çelik üretimi: 29 milyon tona çıktı ve üretim artış hızı yıllık, 10 yıl üst üste yüzde 7,3 oldu. 2010-2019 arası çelik üretim artış hızı yavaş oldu, yüzde yıllık 9 yıl üst üste yüzde 1,7 büyüyerek 2019’da 33,7 milyon ton oldu. Ve şu anda Türkiye, dünyada Almanya’nın hemen arkasında sekizinci sırada bulunmaktadır. Bununla iftihar edebiliriz. Zaten 1980 sonrası çelik üretimi planlaması yaparken 2010’da Almanya’yı yakalayıp geçmeyi planlamıştık.

Gecikmeli de olsa Almanya’nın arkasında yer almayı başarmış bulunuyoruz. Aşağıda bu planlamayı nasıl yaptığımızı kısaca ifade etmeye [H2] çalışacağım. Yani şu anda Türkiye Almanya’nın arkasında ve yakın gelecekte Almanya’yı çelik üretiminde geçecektir. O zamanki Bulgaristan 1980’de 2,5 milyon ton üretirken, nüfusu 8,8 milyon iken, bugün nüfusu 7 milyona düşmüş, üretimi de 0,7 milyon tona imiştir. Bulgaristan’ın 1980’de kişi başına ürettiği çelik 300 kg civarında iken bu 100 kg düşmüştür bugün için. Türkiye ise 1980’de kişi başına 57 kg çelik üretirken bu değeri 400 kg seviyesine çıkarmayı başarmıştır. Bu çok önemli bir başarıdır. Bu nasıl yapıldı?

Bu çalışmalar benden sonra da devam etti. Nitelikli kişiler seçilerek bu işin devamı sağlanmıştır. Özel sektör, kamu sektörü ve yabancı sermaye belli ölçüde bu işin içinde vardır. Belli bir noktaya doğru bizi götürmüştür. Yani eğer doğru başlarsanız doğru gidiyorsunuz. 1980-1990 arası on sene demir-çelik sektörü için yoğun olarak çalışmam çok önemliydi ve bu işi yapmak siyaset içinde yer almaktan daha doğruydu. Ama siyasi desteği arkanızda bulmak da çok önemliydi. Her şeyden önce matematik model kullanarak bunu yaptık. Geliştireceğimiz matematik simülasyon modelini yapmak için alan çalışmaları amacıyla da özel sektörü görevlendirdik. Ciddi bir alan çalışması yaptık.

Sektörel bazda çelik talebi inşaat sektörü; tarım sektörü, makine imalat sektörü, gemi inşa sektörü, savunma sanayi, ulaştırma sanayi, enerji sektörü, bütün sektörlerin çeliğe olan ihtiyacı nasıl gelişiyor ve hangi malzemelere ihtiyaç duyuluyor? Talepler nereye kadar gidiyor? Perspektif olarak ve matematik olarak ulaştırma imkânlarımız nedir? Ham maddeleri nereden ve nasıl sağlarız, içeriden ve dışarıdan? Nereye ve nasıl taşırız, taşıma sistemlerimiz nasıldır? Çeliğin ithalattaki ve ihracattaki yeri nedir? Ürettiğimizin ne kadarını ihraç edeceğiz? Ne kadarını ithal edeceğiz? Ve hangi ülkeden nasıl? Bütün bu söylenilen hususlara enerji konusunu da dâhil etmek suretiyle iki bin civarında değişkenli ve bütün kısıtları ortaya koyan bir lineer eşitsizlik sistemi kurduk. Bu eşitsizlik sistemini lineer eşitlik sistemine çevirdik. Gayri safi milli hasılanın çeşitli büyüme oranlarına göre yüzde 4, 4,5, 5, 5,5, 6, 6,5 olarak bu lineer eşitlik sistemini, amaç fonksiyonunu, üretim miktarını azami miktara çıkaracak şekilde çözdük. Bu simülasyonları her bir büyüme oranı için o tarihte Türkiye’de mevcut olan en büyük bilgisayar olan Boğaziçi Üniversitesi bilgisayarında yaptık. Her bir simülasyon bu büyük bilgisayarda takriben 6 saat civarında zaman aldı. Her bir büyüme oranı için geleceği öngören sektörlerin hepsi için setler elde ettik. DPT’de planlarımızı bu sonuçlara göre yaptık. Bu çalışmaların sonuçlarını hiçbir şekilde yayınlamadık. Dolayısıyla bu sistem sayesinde özel sektörü ve kamu sektörünü yönlendirdik. Özel sektör,[H4]  ark ocaklı girişimler,dökümhaneler teşvik edildi; kamu sektöründeki Karabük, Ereğli ve İskenderun cevheri ve kömüre dayalı entegre demir-çelik tesisleri darboğaz giderici yatırımlar ile modernize edildi ve tevsi edildi; ayrıca demir cevheri yatırımları teşvik edildi. Sonuç gördüğünüz performans oldu.

Hedef olarak 2010 yılında Almanya’yı yakalayıp geçmeyi seçmiştik. Birçokları bunu hayali buldular. Ama görüldüğü gibi 2019’da dünya çelik üreticileri sıralamasında Almanya’nın arkasında 8..sırada yer almayı başardık. Bu başarının başlangıcında planlama ve uygulama bütünlüğünün “Personalunion” (= bir kişide bütünleştirme) sağlanması olmuştur. Murat Yülek hocamızın bu toplantıdaki sunumunda verdiği Almanya örneğinde görüldüğü gibi bürokrasinin devrimci olması tezi bu örnekte de doğrulanmış oluyor.

Yapılan bu çelik sanayi çalışmasında yapılan hatalar yok mudur? dersek.Evet vardır, diyebiliriz. Şu anda Türkiye’nin ürettiği çeliğin %70’i ark ocaklarında hurda ergitecek elde ediliyor; Türkiye’nin yalnızca %30’u cevher ve kömüre dayalı olarak gerçekleşiyor. Halbuki dünyada sanayileşmiş ülkelerin çelik sanayinde durum tam tersidir, yani çelik üretim %70 cevher ve kömüre dayalı entegre demir-çelik tesislerrinde yalnızca yüzde 30’u ark ocaklarında üretiliyor. Türkiye dünyanın en büyük hurda ithalatçısı durumundadır ve üretimin %80’e yakını uzun mamul ve üretimin %20’si yassı mamuldür. Türkiye’nin şu anda ciddi yassı ürün açığı var : Yılda 10 milyon civarında yassı ürün üretiyor, ama 20 milyon ton yassı ürün tüketiyor. Yani Türkiye’nin şu anda iki adet Erdemir büyüklüğünde yassı mamul üreten cevher ve kömüre dayalı üretim yapan demir-çelik fabrikasına ihtiyacı var. Bir Erdemir’in kuruluş maliyeti 10 milyar dolar civarındadır. Dolayısıyla şu anda bir Erdemir İzmir’e, bir Erdemir Mersin’e kurulmalı sonucu ortaya çıkıyor. Hatta ilerideki yassı çelik talebimiz dikkate alınırsa bir entegre demir-çelik fabrikası , Erdemir büyüklüğünde Marmara sahillerinde, örneğin Bandırma veya Marmara Ereğlisi’nde kurulabilir. Bu kuruluşlar için başarılı olan Erdemir modeli seçilerek devlet, özel sektör, yabancı sermaye işbirliği modeli ve Erdemir kuruluş kanunu esas alınabilir. Görüldüğü gibi daha demir-çelik sektörü için bizim 1980’li yılların başında yaptığımız gibi bir planlama çalışması yapılması ihtiyacı vardır. Hatta bu tür bir planlama çalışması bütün sektörler için düşünülmelidir.


Kaynakça

  • www.worldsteel.org 2020 World Steel in Figures
  • www.macrotrends.net Turkey Population 1950-2021/Macro Trends
  • Korum, Uğur: 1923-1939 Döneminde Türkiye’de İmalat Sanayi ve Sanayi Politikaları, Atatürk Dönemi Ekonomi Politikası ve Türkiye’nin Ekonomik Gelişmesi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları 613, Ankara, 1982.
  • En.wikipedia.org List of countries by steel production-Wikipedia
  • Pfetsch, Frank R. : Enternationale Politik, Verlag : W. Kohlhammer, Berlin, 1994.

Prof.Dr. C.Sencer İmer, Ufuk Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir