KAPİTALİZM VE KENTLEŞME -1

Giriş

Kent ve kentleşme kavramlarını insanlığın yerleşik hayata geçişinden itibaren ele almak mümkündür. Üretimin örgütlenmesi toplumsal yaşamı belirleyen en önemli faktördür. Bu bağlamda, iş bölümü ve uzmanlaşma kavramları zaman içerisinde hayatımızda yerini almaktadır.

İlk kentler, üretimin tarımsal olmasından kaynaklı, verimli toprakların ve önemli su kaynaklarının etrafında oluşmuştur. İlerleyen zamanlarda üretimin artması ve teknik gelişmelerle birlikte kent yapısı da önemli ölçüde değişmiştir. Bu değişimleri kapitalizm ekseninde ele alan kent kuramları vardır. Sjoberg, sanayi öncesi, sanayi ve geçiş kentleri olmak üzere 3 kategoride incelemektedir. (Sam, N. ve Ertürk H. , ss95, 2019)

Genel anlamda bakarsak, ortaçağ dönemi kentlerinin üretim ilişkilerini toprak mülkiyeti belirlerken, kapitalizm ile birlikte üretimin sermaye yoğun biçime kavuştuğunu görüyoruz. Bu, kent yapısında belirleyici üretim ilişkisinin sermaye sahipliği olmasına neden olmaktadır. Literatürde, birçok ekonomist, çevrebilimci, sosyolog kentleri kendi bakış açılarına göre değerlendirmişlerdir.

Kentleşmenin getirisi anlamında içsel ekonomiler, toplanma ekonomileri gibi olumlu dışsallıkların varlığı ortaya konulmuştur. Yine nüfus yoğunluğunun artmasıyla birlikte kamu hizmetlerinde ölçek ekonomilerinin ortaya çıkması gibi önemli getiriler vardır.

Bizim çalışmamızın ana ekseni, üretim biçiminde yaşanan değişimin kentleşme sürecine etkisini ortaya koymak olacaktır. Bunu yaparken Sjoberg’in kapitalist dönem kentleşmesinin birincil etmeninin sanayileşme olduğunu söylediği kentsel yapı kuramını açıklayacağız. Daha genel anlamda kapitalizmi, sanayileşmeye indirgeyeceğiz ve kent oluşumlarının üzerindeki iktisadi, politik ve sosyal etkilerini tartışacağız.

Benzer çalışmalarda kapitalizm sonrası kent örgütlenmesinin sanayileşme ile eşanlı olarak ilerlediği ortaya konulmuştur. Özellikle Batı Avrupa kentlerinin sanayileşerek ortaçağ dönemi surlarının dışına çıktığını görmekteyiz. Bu teori sanayi devriminin gerçekleştiği topraklar, yani günümüz gelişmiş ülkeleri, açısından geçerli olurken ülkemiz için aynı şeyi tam olarak söyleyemiyoruz. Bunu, biz gibi gelişmekte olan ülkelerin kentleşmelerine dair kuramlar üzerinden açıklamaya çalışacağız.

Çalışmamızı önemli kılan hususlardan birisi, yukarıda bahsettiğimiz sanayileşme ile eşanlı kentleşmenin olup olmadığını gösterecek olmasıdır. GSMH’nin yaklaşık %30’una sahip olan İstanbul kentimizin tarihsel gelişimi ele alınarak, Sjoberg’in sanayileşme/kentleşme ilişkisine dair teorisinin ülkemiz için geçerliliği tartışılacaktır.

1.Kent ve Kentleşme

Kent kavramını insanlığın en ilkel dönemlerine kadar dayandırabiliriz. Avcı toplayıcı dönemden, günümüzdeki sermaye çağına kadar insanlar birlikte yaşama ihtiyacı duymuşlardır. Bunu evrimsel süreçlerle de açıklamak mümkündür ancak biz iktisadi alt yapı ile ilgilenmekteyiz. En ilkel dönemde dahi iş bölümü yapmak zorunda olan insan bugünkü kentlerin temelini atmıştır. Hayatta kalmak için üretmek, üretmek için de bir arada hareket etmek zorunluluğu vardır. Bu başlarda doğal koşullara karşı birlikte mücadele etmek olarak başlamış ancak nüfus artışı ve teknik gelişmeler ile birlikte daha politik bir hale bürünmüştür.

Tüm sosyal yapıların altında zorunlu olarak bir iktisadi alt yapı vardır. Toplumsal düzen üretimin devamlılığı için kurulmaktadır. Ahlak, hukuk, devlet ve anayasa gibi üst yapı unsurları üretim sürecinin verimliliği ve sürdürülebilirliği üzerine kuruludur. Bu sebeple her çağın kendine has kent modeli vardır.

Basit ve anlaşılır olarak tanımlamak istersek kentleşme, kent sayısının ve kentli nüfusun artışını içermektedir. Bu tanım kent oluşumunun iktisadi alt yapısını açıklamaktan çok uzaktır. Görünen haliyle kenti şekil olarak tanımlamaktadır. Ruşen Keleş, Şehirciliğin Kuramsal Temelleri adlı kitabında kentleşme için “sanayileşme ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artması ve bugünkü kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında artan oranda örgütleşme, iş bölümü ve uzmanlaşma yaratan insan davranış ve ilişkilerinde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikim sürecidir” demiştir.

2.Kentleşme Süreci

Kentleşmeyi bir nüfus birikim süreci olarak tanımladığımız için, nedenlerini de bu nüfus hareketliliğinin nedenleri üzerinden açıklamak yerinde olacaktır. Bu sebeple sürecin bir yanında çözülme bir yanında da yoğunlaşma olmak durumundadır. Şüphesiz ki çözülme kırda olurken akım ve yoğunlaşma kente doğru olmaktadır
           
2.1. Kırda Çözülme

Kentleşmeyi bir nüfus birikim süreci olarak tanımladığımız için, nedenlerini de bu nüfus hareketliliğinin nedenleri üzerinden açıklamak yerinde olacaktır. Bu sebeple sürecin bir yanında çözülme bir yanında da yoğunlaşma olmak durumundadır. Şüphesiz ki çözülme kırda olurken akım ve yoğunlaşma kente doğru olmaktadır.

Kırda çözülmenin olabilmesi için de tarımsal üretimin verimliliğinin üst seviyede olması gereklidir. Çünkü tarımsal üretimdeki kesimlerin tarım dışında kalanlara yetecek hatta artacak kadar değer üretmesi gerekmektedir. Üretilen değer, bir sermaye birikimi olarak kentlerin gelişmesinde ve kaçınılmaz olarak kentleşmenin hızlanmasında rol oynayacaktır.

Üretilmesi gereken bu artı değerin, teknik gelişmeler olmaksızın olması mümkün değildir. Bu bağlamda tarımda makineleşme, sermaye birikiminin başlangıcı ve çözülmenin de öncülü olmaktadır.

Nüfus hareketliliği için, çözülme yaşanan kısımda itici faktörler varken akımın olacağı yönden de çekici etmenler ortaya konulmalıdır. Kentleşme nedenlerini her başlıkta itici ve çekici etmenler olarak inceleyeceğiz.

2.2. Ekonomik Nedenler

Bu başlık altındaki itici etmenler tarım kesiminin içinde bulunduğu koşullarla alakalıdır. Kırdan kente hareketin başlangıç noktası tarımsal üretimin artmasıdır. Bunun için de teknik gelişmeler ile birlikte ihtiyaç duyulan insan gücünün azalmasıyla olmaktadır. Ek olarak gelişmemiş ülkelerde de tam tersine, tarımsal üretim ile geçim sağlanamadığı için insanlar yeni seçenekler aramaktadır.

Çekici etmenler ise, kırsal kesimde geçim sağlayamayan insanların kent yaşamında daha fazla istihdam edilme ihtimalinin olmasıdır. Bu da kentlerdeki hizmet sektörünün gelişmesine yardımcı olmaktadır.

Kentleri çekici kılan ekonomik etmenleri uzmanlaşma, tamamlayıcılık etkisi, kentleşme biriktirimleri, üretim faktörlerine erişim ve sosyal olanaklar olmak üzere beş maddede özetleyebiliriz.

3.Kapitalizmin Üretim Süreci

Kapitalizmin yeni bir iktisadi çağ olduğunu anlamak için, üretim sürecindeki temel değişikliği saptamalıyız. Feodal dönemde üretim süreci toprak ve emek üzerinden ilerlerken, yeni dönemde üretim faktörleri emek, sermaye ve toprak olmuştur. Gelişme ve büyümeler sermaye stoğundaki artış ve iki önemli girdi olan emek ve sermayenin marjinal verimliliği üzerinden ölçülmeye başlanmıştır.

Yeni dönem doğası gereği ilerleme ve büyüme odaklıdır. Artı değer oluşturarak daha fazla yatırımla daha fazla üretim hedeflenir. Bu bağlamda kentlerin örgütlenmesi de yeni üretim merkezleri olan fabrikalar etrafına yönelmiştir. Feodal dönemin Avrupa’daki kentlerine baktığımızda serf ve senyörlerden oluşan iktisadi ve toplumsal düzen işçi ve sermaye sahipleri olarak değişmiştir.

Bu değişim, toplumsal anlamda daha özgür bir emek piyasası anlamına gelmektedir. Sermaye birikiminin de getirmiş olduğu teknik gelişmeler ile üretim kalitesi ve emek verimliliği artmıştır.

4.Sjoberg’in Yaklaşımıyla Kentleşme

Sjoberg genel anlamda, kapitalizm ile birlikte kentleşmenin sanayi üretimi üzerinden ilerlediğini söylemektedir. Bu bağlamda kentleri sanayi öncesi, geçiş ve sanayi kenti olarak üç kategoride ele almaktadır. Yeni üretim biçiminin örgütlenmesinden kaynaklı, kent yapısında birçok değişme olmaktadır. Kategoriler de bu farklılıklar üzerinden ele alınmaktadır.

4.1. Sanayi Öncesi Kent

Katı bir toplumsal ayrım vardır. Yönetim din ve eğitim kurumlarındayken üretim araçları seçkin sınıfın elindedir. Seçkin sınıflar ile alt gruplar arasında ciddi statü farkı vardır. Seçkinler ve varlıklı sınıflar kentin merkezinde yaşarken, alt kesimler kentin dış kesimlerine itilmiş durumdadır. Bu ayrımdan kaynaklı olarak farklı ekonomik faaliyet yürüten kesimler, farklı bölgelerde yer almışlardır. Örnek olarak, bakırcılar ve ayakkabıcıları sayabiliriz. Ekonomik anlamda katı bir ayrım var iken arazi kullanımında farklılaşma ve uzmanlaşma yoktur. Konutlar işyeri, dini binalar ise eğitim için kullanılmaktadır. Teknoloji ve örgütlenme ilkel düzeydedir ve loncalar etkilidir.

4.2. Sanayi Kenti

Sanayileşmenin oluşturduğu kent tipleridir. Feodal dönemdeki kent anlayışının dışına çıkılarak fabrikalar ve işçi mahalleleri sayesinde kent genişlemektedir. Sanayi öncesi kente göre en önemli fark, kentin örgütlenmesinin temelinde idari ve politik işlev değil, ekonomik işlevin olmasıdır. Kapitalizmde kenti bu bağlamda tartışmak doğru olacaktır. Çünkü emek yoğun üretim biçiminden sermaye yoğun üretim biçimine geçişin kaçınılmaz sonucu sanayileşen kent merkezidir.

Bu üretim biçiminde uzmanlaşma ve işbölümü büyük önem arz eder. Bu bağlamda zamanla nitelikli iş gücü artar ve üretim daha etkin biçime gelir. Genişleyen ve zenginleşen kentte bir süre sonra, üretim merkezlerinin kentin dışına taşındığı, idare ve denetlemenin kentin merkezine alındığı görülür. Bu bağlamda arazi kullanımında farklılaşma ve uzmanlaşma daha da üst düzeye çıkar. Çalışma alanları ile konut alanları ciddi anlamda birbirinden ayrılırlar. İdari işler, ticaret, kültür ve haberleşme gibi birçok hizmet kendine özel çalışma alanları oluşturur. Sjoberg, bu tanımları durağan olmaktan çıkarmıştır. Teknolojik gelişmelerle birlikte mekanlarda fiziksel değişimler olacağını söyler. Metropolitan kentlerin oluşumunu da artan makinalaşma ve otomasyona bağlamaktadır.

4.3. Geçiş Dönemi Kenti

Her iki kent tipinin özelliklerini de zaman zaman göstermektedir. Gelişmekte olan ülkelerin kentleşmesinin, gelişmiş olan ülkelerdeki gibi sanayileşme ile eşanlı ilerleyemediği görülmektedir.  Geçiş kenti özellikle ciddi bir sanayileşme etkisi olmaksızın hızlı bir kentleşme sürecine giren gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir. Dolayısıyla sanayileşmeye bağlı olmadan gelişen kentlerdir. Teorik anlamda sanayi kentine dönüşecek olan kentler diyebiliriz. Geçiş dönemi adından da anlaşılacağı üzere, teknolojik değişime ayak uyduran ve direnen unsurları içinde barındırmaktadır. Geleneksel yapıdan modern yapıya geçişte toplumsal anlamda ikili bir yapı görmekteyiz.

Kentin merkezinin etrafından merkeze geçebilecek olan geçiş bölgesi yerleşimleri bulunmaktadır. Bu geçişin olması kentteki ticaret ve sanayideki gelişimle doğru orantılıdır.

Yazının diğer bölümlerinde; Dünyada ve Türkiye’de kentleşme göstergeleri periyodik olarak incelenecek ve zenginleşme, gelişme bakımından sürecin karşılaştırmalı analizi yapılacaktır. Son olarak bölgesel gelir eşitsizliği ve gelire bağlı göreli yoksulluk verileri üzerinden büyük kentlerin yoksul yığınları ortaya konulacaktır.

Birkan Burkan

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir