İŞÇİ SINIFININ GÜNCEL SORUNLARI

Dünden bugüne işçi sınıfımıza baktığımızda, Atatürk döneminde işçi sınıfımızın bir hayli zayıf ve oldukça genç olduğunu tespit etmek mümkündür. Mustafa Kemal Atatürk, öncelikli olarak bağımsızlıktan yana olacak, çağdaşlaşma mücadelesine destek verecek, ulusal kimliğimizin oluşmasında katkıda bulunacak bir işçi sınıfını yaratmaya gayret etmiştir. O dönemin koşullarında var olan zayıf işçi sınıfını ulusal çıkarlar düzleminde tutmak adına ciddi bir çaba sarf etmiştir. Bugüne baktığımızda, işçi sınıfımız oldukça birikim sahibi, güçlü ve toplumsal gelişmelerde önemli bir rol oynamaktadır. İşçi sınıfını önemsemeyenler iktidar olamayacak, toplumsal ve siyasi olaylardaki etkisi elbette gerileyecektir. Bunun sebeplerinin başında; işçi sınıfımızın toplam nüfus sayısı içerisindeki yoğunluğu, işçilerin birlikte hareket etme alışkanlığı, var olan geleneğinin kuvvetli oluşu, ekonomik krizlerden en fazla etkilenen sınıfların başında gelmeleridir. Elbette işçi sınıfının çıkarları kısa vadede demokratik ve bağımsız bir Türkiye’yi de beraberinde getirmektedir.

1960’lı yıllarda Türkiye’nin nüfusu 31,4 milyon iken bu nüfusun %44’ü kentlerde yaşamakta, %66’sı köylerde yaşamını sürdürmekteydi. Gelir getirici bir işte çalışmakta olanların sayısı ise 13 milyon idi. Bunların ise sadece 3 milyonluk bir kısmı işçi sınıfı içerisinde yer alıyordu yani, işgücünü satarak geçimini sürdürüyordu.

Bugüne baktığımızda ise gelir getiren bir işte çalışanların sayısı 27,7 milyondur. Nüfusun çok büyük bir kısmını işçi sınıfının oluşturduğu kentli bir toplum haline geldik. Elbette işsizler de işgücünü satma imkânı bulamamış olan işçi sınıfı mensuplarıdır. Sayıları yaklaşık 12 milyona ulaşmıştır ve işçi sınıfına dahildirler.

Türkiye’nin siyasal ve toplumsal geleceğinin belirlenmesinde ana ve temel güçlerden birinin işçi sınıfı olduğunu tespit ettik. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz ki; İşçi sınıfını iyi tanımadan, günlük sorunlarına gerektiği gibi sahip çıkılmadan, işçi sınıfının güveni kazanılamaz, iktidar olunmaz, iktidar olunsa da uzun vadede Türkiye’nin siyasal çizgisi ve ekonomik programı belirlenemez.

Peki işçi sınıfının güncel sorunları nelerdir?

  1. İşsizlik
  2. Ücretsiz İzin Uygulaması
  3. Ekmek Teknesini Koruma Kaygısı
  4. Kaçak İşçi Sorunu
  5. İşçi Statüsü ve Sendikasız İşçi Yoğunluğu
  6. Emeklilikte Yaşa Takılanlar

Bu sorunları sıralarken elbette maddeler çoğaltılabilir. Ancak günümüz sorunlarına değindiğimizde önümüzce çıkan büyük hatalardan biri de işsizlik sorununu ekonomiden ayrı tutarak ele almaktır. Ekonominin en temel sorununun işsizlik olduğunu ortaya koyduğumuzda görüyoruz ki, istihdam üreterek sağlanabilir. Hem ekonomi kalkınır hem işsizlik sorunu ortadan kalkar. Aynı şekilde işçinin de öncelikli talebi istihdamdır. İş güvencesi sağlanmalı, işsiz kalmamalıdır.

1980 yılında Turgut Özal’ın “Dünya Ekonomisiyle Bütünleşme Programı” uygulamaya geçtiğinden bu yana odaklar dışsatımdadır. Ancak dışa satabilmek için öncelikle üretmek gerekir. Üretim faaliyeti ise emekle yapılır. Makinalar üretmez. Makinanın başına emekçi konulduğu takdirde üretim sağlanabilir, böylelikle de dışa satacak ürün elde edilir.

İşsizlik

İşsizlik sorunun ortaya çıkmasındaki en önemli etmenlerin başında yine 1980’li yılların başlarından bu yana uygulanan özelleştirmeler gelmektedir. Öyleyse, yeniden kamu işletmeciliğini ve planlı ekonomi savunulmadan işsizlikle mücadele etkili bir sonuç vermeyecektir.

Türkiye ekonomisi yıllardır giderek derinleşen bir ekonomik krizin içerisindedir. Bilindiği üzere, Türkiye ekonomisi iki krizi üst üste yaşadı. Bunlar, 2018 yılında yaşanan ve 2020 Mart ayından bu yana etkisini gösteren salgın krizleridir. Derinleşmekte olan ekonomik krizin işçi sınıfını en fazla etkileyen sonucu ise işsizliğin artması oldu. Türkiye İstatistik Kurumu’nun Türkiye’de işgücünün yapısına ilişkin son verilerinde baktığımızda 2021 Şubat ayında 4,5 milyon işsiz gözükmektedir.

Türkiye’nin önündeki en önemli aşamalardan biri tekrardan üreten bir Türkiye modelini inşa etmekten geçmektedir. Bu modeli inşa etmek ve daha fazla insanı üretim sürecine dahil etmek için tasarrufu, yatırımı ve istihdamı odak haline getirmek gerekmektedir.

Tasarruf, Yatırım ve İstihdam Odaklı Ekonomi

Tasarruf ve yatırım, istihdam sağlar. Daha çok emekçiyi üretim sürecine dahil edersiniz. Üretim çarkı döndüğünden refah gelir. Ancak içerisinde bulunduğumuz kriz önceliği istihdama vermektedir. Tabi bahsedilen kavramlar birbirinden bağımsız değildir.

Türkiye’nin bugün temel meselesi çalışan insan sayısını artırarak işsizliğe son vermek, boşta yatan emeği üretim sürecine dahil etmektir. Üretimi artırmanın biricik yolu yine emek yoğun yöntemlere başvurarak istihdamı büyütmekten geçmektedir. Üretimi emekle yaptığımıza göre, kaynağı olan insanı bu sürece dahil etmek esastır. Türkiye, sermaye kıtlığı nedeniyle kısa erimde ciddi bir teknoloji atılımı olanağını elinde bulundurmamaktadır. Elimizdeki sermaye donanımı ve araç gereçlerin sınırlı olmasıyla ancak yeni insanları üretim faaliyetine katarak üretimi büyütebiliriz. Sermayeyi büyütmenin, ekonominin sorunlarını çözmenin, teknolojiyi geliştirmenin ve refahı artırmanın da biricik yolu istidamı büyütmekten, daha fazla insanı üretim süreçlerine katmaktan geçmektedir. Emek yoğundan sermaye yoğuna uzanan uygun teknolojiler bulmak öncelikli çözümdür. Neticede ileri teknolojiyi yaratan da son kertede emektir, işgücüdür. Daha çok emek ile üretimi geliştirmek, ileri teknolojilerin yolunu açar. Diğer bir seçenek; teknolojiyi satın almak, yabancı sermayeyi getirmektir. Yatırıma yöneltmektir. Ancak bu seçenekte de yabancı sermaye durduğu yerde üretim yapmamaktadır. Bu seçenek daha çok işçi çalıştırmak anlamına gelmektedir. Üretimi artıran işçidir ve o işçi de yine dünün işsizidir.

Artan üretimden elbette herkes payını alacaktır. Aynı şekilde, karşılaşılacak zorluklar da yine hep birlikte, bütün sınıfların fedakarlıklarıyla göğüslenecektir.

Üretimi büyütmek, doların baskısından kurtulmak, suçu azaltarak ahlaklı bir toplumu yaratabilmek adına istihdam şarttır. Peki neden? İstidamın büyümesi; işçinin, çiftçinin ve memur ailesinin gelirini artıracaktır, işçi ailesi geçimini sağlayacaktır. İstihdamın büyümesi toplumun ahlakını güçlendirecektir. İşsiz iş bulduğu takdirde suçlar önlenir. Tarlalarda, fabrikalarda çalışan nüfus büyüdüğünde, suçlardan kaynaklanan hapishane yığılmaları azalacaktır. İşçi sınıfını büyütmek ve ülke siyaseti içerisinde etkin kılmak için istihdam şarttır. İşsizi işçi yapmak yine toplumsal sorunların da çözümünde en esaslı etkendir.

İstihdam nasıl büyütülecek, daha çok emekçi nasıl üretim süreçlerine katılacak?

Bugüne baktığımızda emekçiler bir savunma durumundadır. Bugün için gerçekçi olan, işçi ücretlerini, işçi haklarını ve mevcudu korumaktır. Çünkü insanlar işlerini kaybetmektedir. Sonraki aşama elbette ki Türkiye ekonomisi savunma mevziisinden taarruz mevziisine geçmelidir. Fabrikalar açarak, tarıma, ticarete ve hizmetlere yatırım yapılmalıdır. Yatırımın kaynağı da milli tasarruftur. Bu noktada da Türkiye tasarruf oranını %25’lere çıkarmak dışında bir çözüm gözükmemektedir.

Ücretsiz İzin Uygulaması – Kovid-19 Süreci

Mart 2020’den bu yana sıkça rastlanılan, zaman zaman artık istismar noktasına gelmiş bir diğer sorun ise ücretsiz izin uygulamasıdır. Salgın öncesinde çeşitli bahanelerle işten çıkarılan sendikalı işçilere bu süreçte de ücretsiz izin uygulamasının sopa olarak gösterildiğini birçok sendika bu süreçte ifade etmiştir.

Kovid-19 salgınının ardından olumlu bir adım atılarak, işçi çıkartma yasağı getirilmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’na eklenen bir maddeyle birlikte 17 Nisan 2020’den itibaren, hangi kanuna tabi olursa olsun, tüm işçiler için işten çıkartma yasağı konmuştur. Bu yasak 4 Eylül 2020 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı kararıyla 17 Kasım 2020 tarihine kadar uzatıldı. İlgili düzenleme işverenlerin işçileri, işçinin onayı aranmaksızın, ücretsiz izne çıkarma yetkisini de tanıdı. İlgili madde şöyledir:

“Bu Kanunun kapsamında olup olmadığına bakılmaksızın her türkü iş veya hizmet sözleşmesi, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay süreyle 25’inci maddenin birinci fıkrasının (II) numaralı bendinde ve diğer kanunların ilgili hükümlerinde yer alan ahlak ve niyet kurallarına uymayan haller ve benzeri sebepler, belirli süreli iş veya hizmet sözleşmelerinde sürenin sona ermesi, işyerinin herhangi bir sebeple kapanması ve faaliyetinin sona ermesi halleri dışında işveren tarafından feshedilemez.

Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç aylık süreyi geçmemek üzere işveren işçiyi tamamen veya kısmen ücretsiz izne ayırabilir. Bu madde kapsamında ücretsiz izne ayrılmak, işçiye haklı nedene dayanarak sözleşmeyi fesih hakkı vermez.”

Yasayla işçi çıkartma yasağının getirilmesi, yaptırımı önemsiz olmakla birlikte, ilke olarak önemliydi. Ücretsiz izne çıkarılan işçiye ödenecek ücretin düşük oluşu ise ayrı bir sorundu. Sendikalar bu miktarın en azından asgari ücret düzeyine çıkarılması ve işçinin kıdem tazminatını alarak işten ayrılma hakkının tanınmasını sağlamak adına çaba göstermeliydi.

Yasakların başladığı süreçlerde kapanan işyerlerinde işverenin ilk olarak işçilere ücretsiz izin kullandırma yöntemine başvurmuştur. Sağlık çekinceleri ve işsiz kalma korkusu birçok işçinin bu uygulamaya sessiz kalmasına sebep olmuştur. Bu durumda bizzat işçiler ve işverenler arasında bir anlaşmaya gitmek yerine devletimizin alması gereken belirli önlemler vardır.

  1. İşçinin hukuken hakkını korumasına gerek kalmadan kamu sektörü ve özel sektörde işten çıkarmalar yasaklanmalı, zorunlu mal ve hizmet üretimi dışında tüm işler en az 15 gün süreyle durdurulmalıdır.
  2. Çalışmanın durdurulduğu süre içinde işçilerin ücretleri işveren tarafından tam olarak ödenmelidir.
  3. 4447 sayılı Kanunda gerekli değişiklikler yapılarak, işsizlik ödeneği ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanmak için işçi açısından gerekli olan koşullar kaldırılmalı, 1 Ocak 2020 tarihinden itibaren işsiz kalmış tüm işçilere işsizlik ödeneği ödenmelidir.
  4. İşsiz kalan, ücretsiz izne çıkarılan ve gelir kaybına uğrayanların elektrik, su, doğalgaz, iletişim faturaları, kredi kartı ve tüketici kredisi taksitleri, ek faiz bindirilmeden salgın süresince ertelenmelidir.

Ücretsiz izin uygulaması yaygınlaştırılıyor; işçi alacaklarının ödenmesi aksıyor, işsizlik hızla artıyor. İşsizlik arttıkça, çalışmayı sürdürebilen işçinin gerçek geliri düşmese bile, ailelerin toplam gelirlerinde önemli azalmalar meydana geliyor. Gelirlerdeki bu azalma, kredi kartı ve tüketici kredisi borçlarının işçi ailelerini giderek daha fazla sıkıştırdığı bir dönemde yaşanıyor.

Salgın öncesinden farklı olarak, salgın geçinceye, ekonomi düze çıkıncaya kadar, işini kaybedenin başka yerde işe girme şansı yoktur. Sonuç olarak, büyük bir işsizlik dalgası gelmektedir. Bakanlık, işverenleri uyarmalı, işçilerin mağduriyeti engellenmelidir.

Ekmek Teknesini Koruma Kaygısı

Ekmek teknesi kavramı emeği yüceltmektedir. Bu anlamda ekmek teknesi yaşatılmalı ve büyütülmelidir. Üretim birikimini korumak için; üretim çarkı dönmeli, ekmek teknesi yaşatılıp büyütülmelidir. Sadece istihdam sağlamak da yeterli değildir. İşçiye sorumluluklar yüklenmelidir. İşçi, çalışmakta olduğu işyerinde üretimin artması ve verimli çalışma sorumluluğunun altına girmelidir. Herkesin ekmek yemesi için üretim çarkının dönmesinde katkıda bulunması talep edilmelidir. İşçiler bu durumda elbette ücretlerin artmasını değil, üretim çarkının dönmesini ve evine ekmek götürme seçeneğini benimseyecektir. Aynı vurguyu yapmakta fayda var. İşçinin önceliği işsiz kalmamak, iş güvencesidir.

Kaçak İşçi Sorunu

Kaçak işçi meselesinin dönem dönem gündeme oturmasının esas sebebi işçinin sigortalı olup olmayışından çıkmaktadır. Hükümet söylemlerinde kaçak işçiye son vererek onları kayda geçireceğine dair birtakım açıklamalarda bulunmaktadır. Peki kim bu kaçak işçi?

Kaçak işçi, küçük işletmelerde çalışmakta olan işçilerdir. Türkiye ekonomisinin bugünkü gerçeğine baktığımızda bu küçük işletmelerin var olan sigorta yükünün altına girerek bu sigorta yükünü kaldırabilmesi kolay değil, o nedenle zaman zaman kamu desteği ihtiyacı hasıl olmaktadır.

Küçük bir işletmenin çalıştırdığı işçilerle birlikte birikmiş olan sigorta primlerini ödemeye kalktığında işletme kapanacak ve işçiler sokağa atılacak noktaya geldiği durumda bunun işçiye bir yararı olmamaktadır. Bu nedenle zaman zaman kamunun bu yükü hafifletmesi gerekmektedir. Kaçak işçiliğe son vermenin elbette belirli koşulları vardır.

Bu koşullar için çıkarılan kanunda kaçak işçi çalıştırana ceza verilmesinden vazgeçilmesi gerçekçi çözümler arasında yerini almaktadır. Bugün önceliği sigortalı işçi sayısını artırmaya veriyorsanız, geçmişe dair cezalarda takılı kalmamak gerekir. Geçmişte kaçak işçi çalıştıranlara kesilecek cezalar sigortalı işçi sayısını büyütmez. Aksine birçok işçiyi de işinden eder. Bu sebeple küçük işletmeler ve işçiler arasında bir mutabakat vardır. Sigortalılık adına kapanacak işletmeler ne işverene ne de işsiz kalacak olan işçiye yaramayacaktır.

İşçi Statüsü ve Sendikasız İşçi Yoğunluğu

Sendikalar ve üst örgütleri, işçilerin ve memurların çalışma koşullarını korumak ve geliştirmek için mücadele ederler. Ancak sorumlulukları ve görevleri, yalnızca işyerindeki çalışma koşullarının korunup geliştirilmesiyle sınırlı değildir. İşçiler ve memurlar, Türkiye’de nüfusun yüzde 70’inden fazlasını oluşturduklarına göre, ülkenin genel sorunları da sendikaları doğrudan ilgilendirir. Ayrıca, işçilerin ve memurların işyerinde ve toplumda çalışma ve yaşama koşullarının korunması ve geliştirilmesi çabasında diğer toplum kesimlerinin desteğine başvurulması gereklidir.

Türkiye’de günümüzde sendikalı işçi sayısı, işçi statüsünde istihdam edilen ücretlilerin sayısının 16/1’ini oluşturmaktadır. Araştırmaya göre işçilerin yüzde 87’si sendikasızdır. İşçilerin yüzde 44’ü sendikalara olumlu bakmaktayken, olumsuz bakanlar ise yüzde 16’dır. Sendikalı işçilerin çalışma ve yaşama koşulları sendikasızlara göre daha iyi. Araştırma, sendikalı işçilerin çalışma ve yaşama koşullarının sendikasızlara göre belirgin biçimde daha iyi olduğunu gösteriyor.

Peki işçi neden sendikalara üye olmuyor?

  1. İşten çıkarılma korkusu: Birçok işyerinde sendikalaşan işçiler işten çıkarılıyor. İşsizliğin arttığı, kredi kartı ve tüketici kredisi borçlarının önemli olduğu koşullarda birçok işçi, sendikalaşıp işten atılmak yerine, kötü çalışma ve yaşama koşullarını kabulleniyor. Sendikal nedenle işten atılıp işyeri önünde aylarca direnen işçiler, insanların mücadele azmini güçlendiriyor. Ancak direnişteki işçileri gören bazı işçiler ise aynı duruma düşmemek için daha ihtiyatlı davranıyor.
  2. Anlık durumlardan memnuniyet: İşçilerin bir bölümü, gerek ailede birkaç kişinin gelir getirici bir işinin olması, gerek tarımsal faaliyetten yan gelir elde edilmesi nedeniyle, sendikalardan uzak duruyor. Türkiye’de hızlı bir işçileşme süreci yaşanıyor. Artık tarlada çalışmayan köylü, maden ocağında işe başlıyor. Hayvancılıkla artık geçinemeyen köylü, bir fabrikada işe giriyor. Kente göçen köylü iş arayışlarını A101, Şok, Bim gibi perakende mağaza zincirleriyle karşılayabiliyor. Bu durumda rekabet edemeyen esnaf dükkanını kapatıp, işçileşiyor. Bu insanların topluca hak arama gelenekleri çok zayıf. Bunlar işçi olsalar da, kafalarının işçileşmesi ve sendikal örgütlülüğü ve mücadeleyi, sorunlarına çözüm yolu olarak görmeleri zaman alıyor. Bazı işçiler de hayatlarından, risk almaktan başka çarelerinin kalmadığı noktaya kadar, şikayetçi değil.
  3. Güvenilirlik ve itibar: Günümüzün işçisi 50 yıl öncesinden çok farklı. Örgün eğitim düzeyleri çok yükseldi. Teknolojik aletler arayıcılığıyla söylentilere kolayca erişebiliyorlar. Sendikal dünyada olan bitenler bir biçimde sosyal medyaya yansıyor. Artık güneşin altında hiçbir şey gizli kalmıyor. Yapılanlar da yapılması gerekirken yapılmayanlar da ortalığa dökülüyor. Sayıları çok az da olsa bazı sendikacıların yaptıkları bazı yanlışlar sendikacıların tümüne mal ediliyor ve sendikaların ve sendikacılığın tümünün itibarına ve güvenilirliğine büyük darbe indiriyor.
  4. Beklenti ve sonuçlar: İşçi sınıfımız ve halkımız sendikacılık hareketinden çok iş beklemekte; bunlar yerine getirilmeyince de sendikacılık hareketini sert bir biçimde eleştirmektedir. Sendikacılık hareketinden bu denli büyük beklentiler olması olumludur. Ancak sendikacılık hareketi bu beklentileri gerçekleştiremeyince, sık sık gündeme gelen bir soru, sendikacılık hareketinin çöküp çökmediğidir.

Ülkemizde işçi sınıfı ve sendikacılık hareketinin birinci görevi, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısının bütünlüğüne ve bağımsızlığına, laik ve demokratik sosyal hukuk devletine, insan haklarına, çağdaşlaşmaya ve parlamenter demokrasiye sahip çıkmaktır; ulus-devleti demokratikleştirerek daha da güçlendirmektir. Diğer sorunlar önemlidir; ancak bunların çözümü öncelikle Türkiye’ye sahip çıkılmasına bağlıdır.

Sendikalı işçiler ülkemizdeki işçi sınıfının yaklaşık onda birini oluşturmaktadır. Ülkemizde işçi sınıfının dışında da emekçi sınıf ve tabakalar vardır. Esnaf-sanatkarın, kırsal bölgelerdeki küçük üreticilerin sorunları giderek artmaktadır. Sendika üyelerinin hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek isteyen sendikalar, diğer toplum kesimlerinin de desteğini almak zorundadır. Bu desteğin alınabilmesinin yolu da onların sorunlarıyla ilgilenmekten, onlarla dayanışma içinde olmaktan geçmektedir. Yalnızca kendi kısa vadeli sorunlarına odaklanmış bir sendikanın başarı şansı yoktur. İşçi sınıfının sendikasız kesimlerinin, diğer emekçi sınıf ve tabakaların ve hatta ülkedeki tüm vatanseverlerin desteğini almadan başarılı olunamaz. Bu nedenle sendikalar sendikalı işçilerin çalışma koşullarını aşan programlar benimsemeli, bunları üyelerine, üyeleri olmayan işçilere, diğer emekçi sınıf ve tabakalara ve ilgili kişilere anlatmalıdır.  Türkiye’de geçmişte sendikalarımızın bu doğrultudaki çabaları, bugüne yol gösterici niteliktedir.

İşçi sınıfını büyümeli, işçi sınıfı daha da güçlenmelidir. İşçi sınıfı toplu üretim yaptığı için, dayanışma duyguları, fedakârlık ahlâkı, paylaşmada odaklanan erdemleri en gelişmiş olan sınıftır. Zorluklarla mücadelede en büyük güç, işçi sınıfıdır. Siyasal bilinçli ve örgütlü işçi, işsize iş bulan toplum önderidir. İşçi sınıfının en geniş kesimlerinin, bu sorunlarla baş etmeye çalışırken, bağımsız ve demokratik bir Türkiye ve ardından da sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya mücadelesini ihmal etmemesidir.

Emeklilikte Yaşa Takılanlar

Emeklilikte yaşa takılanların sorunu yine işçinin bir diğer gündemini oluşturmaktadır.

Emeklilik, bir kişinin düzenli sigorta primi üreterek yasaların belirttiği çalışma süresini doldurmuş, çalışmaya son vermesiyle aylık maaş almasını sağlaması anlamını taşır. 8 Eylül 1999 tarihinde, Resmî Gazete’de yayımlanan bir değişiklikle birlikte, daha sonrasında “Emeklilikte Yaşa Takılanlar” yani EYT’liler olarak anılacak grubun emeklilik koşullarında önemli değişiklikler meydana geldi.

Bu değişiklik 4447 sayılı kanun ile birlikte meydana gelmiştir. Milliyetçi Hareket Partisi, Demokratik Sol Parti ve Anavatan Partisi koalisyonu döneminde gündeme gelen değişikliğin, yürürlüğe girdiği 1999 yılından önce işe giren vatandaşları da kapsayacak şekilde uygulanması bu sorunun meydana gelmesine sebep olmuştur. Kanun yürürlüğe girmeden önce, sigortalılık ve çalışma süresine bakarak emekli olabilecek durumda olan vatandaşlar, hesapta olmayan bir yaş engeliyle karşılaştı. Prim gün sayısını tamamlamasına rağmen, emeklilik yaşına erişemediği için emekli olamayanlar, Emeklilikte Yaşa Takılanlar, kısaca EYT anılan grubu oluşturdular. Bu düzenlemeyle birlikte emekli olma yaşının artırıldı. Düzenlemeden önce emekli olabilmek için sadece iki koşul vardı: Çalışma süresi ve prim gün sayısı. Kadınlar için 20, erkekler için 25 yıl sigortalı olma koşulu yanında 5000 gün prim ödenmesi emekli olmak için yeterliydi. Bu yasa değişikliğiyle birlikte, bu koşullara ek olarak bir de yaş sınırı getirildi. Bu kanun ile emeklilik 2-17 yıl arasında gecikmiştir. Bu sorun özellikle 2020 yılında da sürdü. 2020 yılında Sosyal Güvenlik Kurumu’nun bütçe açıkları, yıl başında öngörülenin yaklaşık iki katına yükseldi. Sağlık hizmetlerinin büyük ölçüde özelleştirilmiş olması, SGK’nın sağlık giderlerini hızla yükseltince, SGK kaynaklarından ödenecek yaşlılık aylığı için ayrılabilecek kaynak iyice azaldı. Bu koşullarda, emeklilikte yaşa takılanların sorunlarının çözüme kavuşması için çok ciddi bir mücadele gerektirmektedir.

Türkiye ekonomisi giderek derinleşen bir kriz ile boğuşuyor. 1969 yılında böyle bir mücadele gerekli değildi. İşçilerin oyunu almak isteyen Demirel, bu hakkı tanımıştı. Bugün ise koşullar çok farklı. Emeklilikte yaşa takılanlar, ancak örgütlü bir mücadele ile etkili bir sonuç alabilir. Bu noktada diğer işçi ve memurlara da bir görev düşmektedir. Bu görev ise, verilen haklı mücadeleyi desteklemekten geçmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir